Ana içeriğe atla

Ratatouille

Erkan: Tüm filmlerde bir sofra sahnesi mutlaka vardır. Hatta filmin dramatik yapısına doğrudan katkı sağlarlar. Yemek filmlerini kişisel olarak çok seviyorum. Yemek farklı çağrışımlar yapıyor; günah, haz, kültür, sosyal sınıf… İşte tam da bu noktada yemek filmlerinde bu sofranın, yemeklerin nasıl kullanıldığını inceleyelim istedik. Tabi bunu seçtiğimiz filme uygun konseptteki bir mekânda gerçekleştireceğiz.  İlk filmimize geçmeden önce ilk olarak mekânımız hakkında konuşalım biraz istersen. Doğma büyüme bir Modalı olarak burayı bulurken biraz zorlandın. İsmi gibi gizlenmiş bir yer burası.
Burçak: Eskiden, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminin ünlü karikatüristi Cemil Cem ve ailesinin evi olan bu köşk, derin bir uyku geçirdikten sonra, adını “saklı köşk” yapıp, içini tekrar insanlarla doldurmaya karar veren iyi kalpli insanlar tarafından uyandırılmış. Moda gibi, hayatın hızlı, sokakların dar ve her şeyiyle minimal bir yaşama yönelmiş olan bir semtte böyle bir yer bulmayı insan pek beklemiyor doğrusu.  Kuş cıvıltılılarıyla dolu bahçesi ve neredeyse tamamı kullanıma açılmış köşkte, son derece özenli hazırlanmış, lezzetli yemekleri keyifle mideye indirebilir, üstüne de güzel bir kahve içebilirsiniz.
Erkan: Baştan söylemekte fayda var sanırım buranın menüsünde ratatuille yoktur. (Gülüşmeler)
Burçak: Burayı seçmemizdeki amaç filmin sevimliliğine uygunlukta bir yer olması. Ve tabi hazır yaz gelmişken böylesi güzel bir havayı dışarıda oturabileceğimiz bir yerde değerlendirmek.  Birbirinden nefis yemeklerini (Anadolu’nun farklı lezzetleri) de unutmamak lazım tabi ki.

Erkan: Evet ilk konuşacağımız filmi de söylemiş oldum aslında. Ratatuille’i nasıl buldun?
Burçak: Amerika zaman zaman böyle motivasyonel filmler yapıyor. İnsanlara “kaderine razı olma, sevdiğin şeyi yap, tutkularının peşinden koş, oturma para kazan” tarzı bir mesaj veriyor.
Erkan: Birazcık “iyi bir kapitalist ol, kendini bul, kendini pazarla ve sen kazan ki biz daha çok kazanalım” gibi bir motivasyon var ama bir taraftandan da bu eğilime eleştiriler de var.
Burçak: Evet, açık açık “paranın kölesi ol” demiyor. “Tutkularının peşinden koş” demesi de ayrıca güzeldi. Bu filmde, bir farenin, mümkün olamayacak bir şekilde, Paris’in çok önemli restoranlarından birinin mutfağında yemek yapması anlatılıyor.
Erkan: Filmin en önemli kısmı o zaten; bunu bir farenin başarması.
Burçak: Evet
Erkan: Mutfakta istenmeyecek şeylerin bir listesini yapsak ilk sırada “fare” olur sanırım. Fakat filmin en güçlü kısmını da bu oluşturuyor. Kurulan bu güçlü zıtlık, yani mutfakta bir farenin başarılı olması filmin başarısını otomatikman artırıyor. O fare yerine bir insan olsa, film bu kadar vurucu olamayabilirdi.

Burçak: Bu tabi aslında, filmin kahramanının hayalinin ne kadar imkânsız olduğunu vurgulamak için animasyon dünyasının abartısıyla yapılmış bir şey.  Şef Gusteau filmin başında “Herkes yemek yapabilir.” diyordu. Ben buna çok katılmıyorum. Fare yemek yapabiliyor ama Linguini yemek yapamıyor mesela.
Erkan:  Aslında buradaki vurgu herkesin aşçı olmasından ziyade “sen o kişiysen yaparsın”. Linguini’de yemek yapma tutkusu yok ama farede çok. Fare bu tutkusunun peşinden giderek hayalini gerçekleştirebiliyor zaten. Yani sözün özü, herkes herşeyi yapamaz ama tutku duyduğunuz şeyde başarılı olursunuz.
Burçak: Zaten sonda Anton Ego eleştirisinde bu cümleyi biraz düzeltiyor. “’Herkes yemek yapabilir’ fikrini küçümsediğim bir sır değil. Ama şu ana kadar, tam olarak neyi kastettiğini fark etmemişim. Herkes büyük bir sanatçı olmayabilir ama büyük bir sanatçı her yerden çıkabilir.” diyor.
Erkan: Bu noktada filmin, popüler kültürde bile sıkça karşımıza çıkan “öteki” durumu hakkında da bir şeyler söylediğini düşünüyorum. Fare, mutfakta istenmeyecek bir şey yani “öteki”. Linguini mutfak için “öteki” diyebileceğimiz Fare ile karşılaştıkları an nasıl iletişim kuracaklarını algılayamadılar ve ilk yaptıkları şey birlikte yaşamayı öğrenmek oldu.
Burçak: Fare Linguini’nin dediklerini algılıyordu da Linguini Fareyi algılayamıyordu.
Erkan: Linguini’yi kimse anlamıyordu bence (gülüşmeler) Hatta O’nun ismiyle ilgili bir detay vardı.
Burçak: Linguini yassı spagetti demek.
Erkan: Adam isminin hakkını veriyor yani. (Gülüşmeler)
Burçak: Evet fare onu yönetmeye başladığı zamanlar tam da Linguini gibi kıvır kıvır bir şey oluyor zaten. (Gülüşmeler)
Ayrıca unutmadan Auguste Gusteau’da birbirinin anagramı bir kelime. Gusteau anlam olarak, sofistike zevk sahibi olmaktır, yani resmen magandanın zıttı anlamına gelir. Restoranın kurucusu böyle sanatçı ruhlu biri kısacası.
Erkan: Fare Gusteau’nun hayranı zaten.
Burçak: Gusteau’nun ölümü üzerine yerine şef olarak Skinner geçiyor. Skinner’in yemek kültürüyle falan alakası yok, umurunda da değil zaten. Tek derdi, Gusteau isminin marka değeriyle, dondurulmuş gıda satarak cebini doldurmak.
Erkan: Ben yine bu “öteki” kısmına dönüş yapmak istiyorum. Farenin ailesinin de insanlara olan tutumu ilginçti. Babası “sen faresin ve fare kal bu alandan dışarı çıkma” gibi bir yaklaşımdaydı. Başta, fare mutfak için öteki demiştik ama farelerin tarafta da baskılayıcı bir durum söz konusu. Aslında film bir topluluğun diğerini ötekileştirmesini anlatıyor.
Burçak: Evet öyle, insanlar da kesip biçiyor fareleri, hatta bunların sergilendiği bir dükkân var, babası ibret olsun diye burayı gösteriyor Remy(Fare)’ye.
Erkan: Diyalogun kapanması da bu noktada başlıyor. Bir taraf “orası kötü seni öldürürler” diyerek kendi alanına çekiliyor, diğer taraf “Fare’nin mutfakta işi olmaz, aşçı da olamaz” diyerek dışlıyor. Şöyle düşünebiliriz; ortada bir diyalog alanı var iki taraf da bu diyalog alanına girmiyor. Her topluluğun, bir ‘ötekisi’ olmak zorunda mı? Bu tartışmaya açık fakat Linguini ve Remy bu diyalog alanında buluştular ve ilk yaptıkları şey birlikte nasıl yaşayabileceklerini çözmeye çalışmak oldu. ‘Öteki’ durumunu gayet barışçıl bir şekilde inşa ettiler.

Burçak: Zaten yemek, insanları birleştiren, diyalogun bol olabileceği bir alan.
Erkan: Birlikte yaşamayı öğrendikten sonra da otomatikman başarı gelmeye başladı.  Bir animasyon için fazla yetişkin laflar etmiyor mu sence?
Burçak: Yok gayet iyi bir ayarı var.
Erkan: Bunu kötü bir şey olduğu için söylemiyorum. Ama oldukça yetişkin mevzular var. Öteki konusunda, kendini bulmak konusunda…
Burçak: Bunları en etkili bir çocuğu anlatırsın. Bu filmin mesajını alan bir çocuk, kendi potansiyeline korkusuz yaklaşır. Ayrıca hayatta karşısına çıkan insanları da daha çok ciddiye alır ve saygıyla yaklaşır. “Fare işte” diyerek bir kenara atmaz da, ondan büyük bir aşçı çıkabileceğini bilir. Bir çocuk için önemli bir ders.
Erkan: Ratatuille yemeğinden bahsedelim mi biraz?
Burçak: Sebze yemeği (gülüşmeler) Kabak, domates, patlıcan ya da patatesle yapılıyor. Pek bir özelliği yok aslında bildiğin köy yemeği. Ratatouille kelime anlamı olarak bulamaç demektir esasen. Avrupa’nın fakir ve yokluk zamanlarında, biraz da mecburiyetten, eldeki sebzelerin bir arada pişirilmesiyle oluşmuş bir yemek. Filmde sebzeleri ince ince dilimleyip düzgün bir şekilde dizerek yapılıyor.
Erkan: Peki Anton Ego gibi sert ve despot bir karaktere ratatouille sunmak sence nasıldı?
Burçak: “Bu kazulet adamı ancak çocukluğundan vururum” diye düşündü sanırım.(Gülüşmeler)
Erkan: Yemekten ilk lokmayı aldığı an çocukluğuna dönmesi çok güzeldi. Yoğun bir ruh hali değişimini çok kısa bir sürede anlatan, etkili bir sahneydi.
Burçak: Adamın dünyası değişti zaten.
Erkan: Ego vampir gibi resmedilmiş, yüz bembeyaz elinde sürekli şarap kadehi var.
Burçak: Eleştirilerini yazdığı oda da tabut şeklinde tasarlanmıştı. Daktilosu da kuru kafa şeklindeydi.
Erkan: Orada da “öteki” vurgusu var. Ego, burnu havada bir karakter ve O’nu ratatouille gibi bir yemekle vurmak sınıfsal bir mesaj barındırıyor. Vampir genellikle aristokrasiyi temsil eder ve alt tabakadan kanla beslenmez. Fakat Remy, Ego’yu saray yemeğiyle değil, basit bir köy yemeğiyle vuruyor.

Burçak: Evet
Erkan: Filmin en önemli mesajı bu bence; Her alanda diyalog çağrısı yapıyor. Yemek bir kültür alanı; Linguini ile fare arasında, fare ile Ego arasında, kadın ile erkek arasında diyalog oluşturuyor. Skinner’i bunun biraz dışında tutmak gerekiyor. O, gözünü para bürümüş bir kapitalist. (Gülüşmeler.)
Burçak: Ego da sonunda çocukluğundan vuruldu O da girdi diyaloga. Ancak bu aslında son derece gerçek üstü bir durum. Çok ünlü ve korkutucu bir eleştirmenin çok pahalı bir restorana gidip, “şef bana ne sunacağını kendisi seçsin” dediğinde, önüne patates yemeği gelmesi gibi bir şey bu. O şef onu seçmez gerçek hayatta hele elinin altında karidesler, etler bir sürü malzeme varken. (Gülüşmeler.)
Eleştirmen değil ama ünlü insanların pahalı restoranarda buna benzer sıradışı istekleri olabiliyor. Madonna, New York’ta bir akşam yemeğine gittiği çok ünlü bir restorantta patlamış mısır sipariş etmiş örneğin. Şef ne yapacağını şaşırmış, onca malzemenin arasında büyük zahmetlerle mısırı patlatıp geniş bir kase içinde Madonna’ya servis etmişler.
Erkan: İşte ratatouille gibi bir yemeğin seçilme sebebi de bu zaten. Gusto sahibi bir adama, belki de sadece çocukluğunda tattığı bir tadı tekrar hatırlatmak.
Burçak: Şöyle bir şey de var; çocukken tattığımız tatlar hayat boyu unutulmuyor.
Erkan: Anne yemekleri hep başka olur.
Burçak: Annenin çocuklukta yaptıkları daha bir başka olur. Büyüyünce de “nerede o eski domatesler” falan dersin, suçu ona atarsın (Gülüşmeler.) Kısaca çocukluktaki tatlar özeldir. Hep ayrı bir yeri vardır.
Erkan: Filmin tek kadın karakteri Collette’e değinerek bitirelim istersen, orada da güzel bir detay var aslında. Genelde mutfak kadınla anılır. En azından bizim kültürümüzde böyle. Fakat burada mutfak erkeklerin tekelinde ve hepsi de kriminal tiplerdi ve Collette onların arasında var olmaya çalışıyordu.
Burçak: Evet, kadınların erkek baskın iş sektörlerindeki mağduriyetine dair bir vurgu vardı.
Erkan:  Çok teşekkürler.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Chocolat

Erkan: Yemek filmlerini, seçtiğimiz film için uygun bulduğumuz konseptteki bir mekânda konuşmaya devam ediyoruz. Sıradaki filmimiz Lasse Hallström imzalı 2000 yapımı Chocolat… Chocolat filmi için Samet ile konuştuk. Kendinden biraz bahsedebilir misin?
Samet: Bir senesi mutfak, iki buçuk yılı satış olmak üzere lüks bir çikolata kafe zincirinde toplam üç buçuk yıl kadar çalıştım. Geçtiğimiz mayıs ayında çikolata üzerine uzmanlaşmak için istifa ettim. Önümüzdeki dönemde çikolata eğitimleri alacağım. Şimdilerde sipariş üzerine çikolata yapıyorum ve çevremdeki küçük ölçekli kafelerin çikolata menülerine yiyecek - içecek konusunda danışmanlık veriyorum.

Erkan:  Filme geçmeden önce biraz mekândan bahsetmekte fayda var sanırım. Maia Chocolates 2015 yılında kurulmuş, el yapımı çikolatalar üreten, Çengelköy ve Koşuyolu olmak üzere iki şubesi bulunan bir yer.  Filmdeki çikolatacıyla aynı ismi taşıyor. Çikolata konusunda bol çeşit sunuyorlar ve tasarım, sunum konusunda oldukça zarif bir zevkleri …

Io Sono L'amore - I am Love

Erkan:  Yemek filmlerini, seçtiğimiz film için uygun bulduğumuz konseptteki bir mekânda konuşmaya devam ediyoruz. Bu seriye Ratatuille ve Chef ile başlamıştık, sırada 2009 yapımı “I am Love” orijinal ismiyle “Io sono l'amore” var. Filme geçmeden önce dilersen ilk olarak mekânımız hakkında konuşalım biraz. Neden “Ravouna 1906”?



Canan: 
Ravouna 1906, hem filmi konuşabileceğimiz hem de filmin konseptine uygun bir mekân araştırırken karşıma çıktı. Gurme-blogger arkadaşlarımın paylaşımlarından aşinaydım buraya. I am Love’da ki enfes görüntülerle örtüşebileceğini düşündüm. Ama beklentimin çok çok üzerinde çıktı.
Erkan: 
Art Nouveau tarzındaki binaya baktığınızda etkileniyorsunuz fakat dışarıdan hiç de muhteşem bir İstanbul manzarasına sahipmiş gibi gözükmüyor aslında (Gülüşmeler). 
Filmimiz 2009 yapımı ama ülkemizde 2011 yılında vizyon yüzü görebilmiş. Filmi yeni mi izleme fırsatı buldun yoksa daha önce izlemiş miydin?
Canan: 
Filmi ilk olarak 2011 yılında izledim. Bazı şeyler silikleşmiş ama…

"sinema-göz"cülerin devrimi

1
Batıdan ve Avrupa'dan bize gelen filmleri görerek, bu çalışmalar konusundaki yakınmalarımızı ve yabancıların bizim konumuzdaki yakınmalarını göz önüne alarak şu sonuca vardım: Sinema-Göz'cülerin 1919'da oyuncuların yer aldığı bütün filmler için verdiği ölüm kararı, bugün hala geçerlidir.
(...)Sinemanın edebiyat ve tiyatro üzerindeki yıkıcı çalışmasına karşı değiliz. Sinemanın bilim kolu olarak önemini de bütünüyle hissediyoruz, ama biz bu görevleri ikinci derecede görüyor ve temel olandan uzaklaşmış sayıyoruz.
Sinemanın önemli ve temel olan yönü, dünyanın duyumu oluşudur.
Asıl çıkış noktası şudur: Sinema-Göz olarak kullanılan alıcı, bir uzay duyusu vererek, görünen olayların kargaşasını çözümlemekte (yoklamakta) insan gözünden daha kusursuzdur.
Sinema-Göz, zamanda ve uzayda yaşar ve gelişir. İzlenimleri, insanınki gibi değil, ama bambaşka bir tarzda algılar ve saptar. Gözlem anında vücudumuzun durumu, şu ya da bu görülür olayın, bir saniye içinde tarafımızdan algılanması anın…