Ana içeriğe atla

15 days later

Damla Orhan anısına ...

30 Mayıs

Bu sabah mekanik bir şekilde uyandım… Mekanik uyanma nasıl mı oluyor? Her gün saatin sesiyle uyanmaya çalıştığınızı düşünün. Bu gibi durumlarda genellikle insan mahmurlukla uyanmaya çalışır. Bugün ise farklı olarak saat çalmayı beklemeden, yere düşerek beni uyandırdı. Ağzımda kekremsi bir tatla, ani bir şekilde ve asla dinmeyecek gibi hissettiğim bir yalnızlık duygusuyla uyandım. Şu anda satırları belki dindirir umuduyla yazıyorum. Sarılabileceğim tek şey bu kâğıt ve kalem… İşte bu uyanmanın adı “Mekanik Uyanma”

31 Mayıs

Sabah, okula adımımı atmamla birlikte suratıma “gevrek simit” kokusu çarptı. Hedefe yönelerek kantine doğru ilerledim. Kantine doğru giderken merdivende birkaç arkadaşımı görür gibi oldum; fakat simidin davetkâr kokusu daha cazip geldiğinden başımla selam verip geçtim… Simidimden ilk ısırık aldığında hedefe ulaşmanın verdiği hazdan mı yoksa gerçekten iyi bir simit yediğimden mi bilmiyorum, fakat günün ilk tebessümünü vermeyi başardım. Bu tebessümün tam sınıfa girerken “Başak’ın” yüzüne denk gelmesi ise tesadüf müdür yoksa kaderin bir cilvesi midir, çözemedim… Bir, iki, üç, dört, beş… Birkaç meraklı bakıştan dolayı beşten sonra durdum simidimin sırama düşen susamlarını saymayı. Susamlardan bir şekil oluşturmayı denedim… Farklı açılardan baktıkça, şekillerin değiştiğini fark ettim. Sanırım insan neyi anlamlandırmak istiyorsa ona o açıdan bakıyor. Sonra bu düşüncülerimden vazgeçtim, defterimi çıkarıp “geometri” dersime odaklandım…

1 Haziran

Dün geometri dersi olağandı, soru-cevap şeklinde ilerledik. Okulun geri kalanı da bu olağanlığa eşlik etti. Eve giderken etrafı izledim. Mahalleden adım atmamla birlikte yüzü artık yere değecek kadar kamburu çıkmış yaşlı teyzenin her şeye rağmen yürüyüşünü; simitçinin bir simit daha fazla satmak için ses tonunu kapalı camlar ardına duyurabilme çabasını; el ele vermiş sevgilileri (ki büyük ihtimal nereye gittiklerinin yüzlerindeki bu mutluluktan anlaşıldığı kadarıyla bir önemi yoktur.); güneşe doğru uzanmış bir taraftan pirelerini ayıklamaya çalışırken, bir taraftan geleni gideni kesen karabaşı; yokuştan aşağıya birbirini kovalayan çocukları ve yokuşun sonunda sıcaktan biraz olsun kurtulmak umuduyla balkona çıkmış, annemi gördüm. Zaman dedim sonra kendi kendime; sevgililer için bir gün bir dokunuş kadar ani ve hızlıyken, simitçi için bir simit satmak güne eş değer olsa gerek… Evimizin kapısının önüne geldiğimde zile basmamla birlikte bir tiyatronun perdelerinin inmesi gibi gözlerim kapandı, mola ister gibi… Gözlerimi açtığımda annem karşımdaydı... Akşam büyük bir sessizlik içerisinde yemeğimizi yedik… Ve ben odama ders çalışmaya gittim… Zamanın yavaşladığı, bir taraftan da acımasızca hızlandığı anlar için…

2 Haziran

Sabah okula giderken, annem akşama aile dostumuz Rıfat Amcaların geleceğinden bahsetti. Omzumu hafiften silkip, başımı sallayarak peki anne dedim. Okul ise yine ilginçliklere gebeydi. Öğretmenin bugün verdiği testleri çözerken arka sıralardan Levent bir soruyu anlamadığı için Ali Hoca’ya bir soru yöneltti, öğretmenimizin arka arkaya birkaç kez anlatmasından sonra Levent yine anlayamamıştı. Levent’in yanına gidip bir kerede ben denemeyi düşündüm, fakat sonra kendi önüme baktığımda daha yapmadığım sorularımın olduğunu ve onu bitirmem gerektiğini fark ettim. Arkadaşıma yardımcı olmadığım için bir süre pişmanlık duydum, fakat sonra sorularıma bakmak zorunda kaldım… Bazen hayatta yapmak zorunda olduğumuzla, “doğru olanlar” arasındaki çelişki içime bir hüzün bıraktı… Birazdan Rıfat Amcalar gelecek. Bende odamdan çıkıp anneme söz verdiğim limonata yapma eylemini gerçekleştireceğim…

3 Haziran

Rıfat Amcalar dün akşam bir hayli geç kalktılar, bende günün yorgunluğuyla hemen sızıp uyudum. Yemek faslı keyifli geçti. Yaptığım limonatayı herkes afiyetle içti. Yemeğe sadece Rıfat Amca ve eşi Gülden Teyze gelmişti. Çağdaş ise gelmemişti. Evde ders çalışmayı tercih etmişti, ya da ders çalışmayı mecburen tercih etmişti. Sahi böyle bir zorunluluk varken, bir seçim yapmış oluyor muydu? Yemekten kalktıktan sonra çay faslına geçildiğinde Rıfat Amca ve Babam ülke meselelerinden bahsettiler bir süre, sonra Rıfat Amca bana dönüp; sınava da bir şey kalmadı hangi bölümü istiyorsun, gönlünden geçen ne? Diye sordu. Tam cevap veriyordum ki Annem bir taraftan, Babam diğer taraftan “olmam gereken” hakkında fikir yürüttüler. Olmak istediğim şey;

Tabiri caizse dudaklarımda kaldı.

—Sadece iyi bir insan olmak istiyorum.

Tartışmanın öncesinde söylemek isteyip söyleyemedim, sonra tüm gözler bana döndüğünde ise söylemek istemedim. Önce sınava girelim, sonrasında bakarız dedim. Benim geleceğimi ilgilendiren bir kararın önce bana sorulmaması garip geldi. Üzülmedim, sadece garip geldi. Çağdaş için düşündüklerim aklıma geldi.

Zorunluluklar ve beklentilerin arasından insanın gerçekten bir seçim yapması mümkün mü?

—Bilmiyorum…

4 Haziran

Sabah 5’te ter içinde uyandım. Sonrasında uyku tutmadı. Üstümü başımı giyip dışarıya çıktım. Sokaklarda hiç insan yoktu, sadece birkaç tane sokak köpeği, o kadar… Kafamdaki sorulardan arınmak amacıyla boş sokaklarda dolaştım, sanki tüm bu doluluğu boş sokaklara bırakmak ister gibiydim. Ayaklarım, zihnim ve zemin ile köprü oluşturur umuduyla bir iki saat ilerledim. Saatler ilerledikçe insanlarda yollara çıkmaya başladılar. Eve dönüp, kıyafetlerimi giyip okula gitmem gerektiğini anımsadım eve doğru hızlıca geldikten sonra ise kapısında bugünün cumartesi olduğunu… İçeri gidip biraz uyudum, sonra annem uyandırdı. Güzel bir kahvaltı yaptık beraber… Tamamen organik ve doğal olduğundan bahsettiği gıdalar hazırlamıştı. Fakat fabrikasyon tatlara alışkın ağzım, ikisi arasında herhangi bir ayrım yapamadı. Şimdi hazırlandım ve düzenledikleri seminere katılmak için dershaneme doğru yol alacağım…

5 Haziran

Dershaneden çıktıktan sonra Başak’a rastladım bugün. Daha önce okul kıyafetleri haricinde görmüştüm Başak’ı, fakat bugün sanki bir değişiklik vardı. Az kalsın tanıyamıyordum. Güzeldi. Üstüne bir sürü betimleme yapabilecekken bu tek kelimeyle anlatmak istedim. “ Güzeldi” Bu tek kelimeyle tarif edilebilecek kadar saf ve doğal… Yolun ortasında bir süre durduk ve konuştuk. Tam ayrılırken, aniden sinemaya gidelim mi? diye sordum.

Sınava bir şey kalmadı, ders çalışmamız lazım dedi.

Ve ben hafiften bozulmuş şekilde

A, evet sınav dedim. Selamlaştık, ayrıldık.

6 Haziran

Bugün okuldan geldikten sonra odamda oturmuş ders çalışırken, babamın sesiyle irkildim. Aşağı indiğimde, babam bir taraftan ceketini çıkartırken annem onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Kaşlarını çattığından alnındaki çizgiler, babamın sinirli görüntüsünü pekiştiriyordu. Babamın bu aylık sinir krizlerine alışıktık. Annemle bana artık komik bile geliyordu. Bıyık altından da gülüyorduk, fakat sinirine sinir katmamak ve kabağın başımızda patlamaması için ona belli etmemeye özen gösteriyorduk. Sakinleştikten sonra akşam yemeği için sofraya oturduk ve hep beraber yedik. Ebeveynlerime, bugün okulda olanları anlattım. Uzun zaman sonra ilk defa keyifli bir gün geçirdiğimi fark ettim…

7 Haziran

Hangi kızdan hoşlandın?

Ucuz maç muhabbetleri!

Günün dedikoduları!

Vizyondaki filmler!

Okulda en çok konuşulan konular normalde bunlar olurdu. Fakat artık her başlayan sohbetin konusu sınav.

Çalışanların korkusu, dış faktörler; çalışmayanların ki ise korkudan ziyade telaş, bir de benim gibi olanların olduğu bir grup var ki Onlar da sadece merak ediyor. Neler olup biteceğini, nelerin değişeceğini, bir sınavın; insanın hayatının belli bir dönemini baskı altına alırken, geleceğini de doğru ya da yanlış nasıl şekillendireceğini…

8 Haziran

Bugün ders çalışmak istemedim. Ozan’ı aradım ve parkta buluştuk. Deniz kenarına indik, bir süre denizi seyrettik, ikimizde sessizdik. İkimizde konuşmaya başlasak sınavdan bahsedecekmişiz de o yüzden susuyormuşuz gibime geldi. En azından benim sebebim buydu. Ozan’ı da iyi tanıdığım için O’nun sebebinin de bu olduğunu düşündüm. Deniz kenarında geçirdiğimiz birkaç saatten sonra sinemaya gidelim mi dedim. Olur dedi. Eğlenceli bir aksiyon filmine gittik. Filmden çıktıktan sonra bir süre filmi tartıştık. Sonra eve kadar suskun bir şekilde yürüdük. Yol ayrıma geldiğimizde ağzımızdan sanki zorla gibi iyi akşamlar çıktı ve evlerimize ayrıldık.

9 Haziran

“Mekanik Uyanma” ‘nın on birinci günü. Uzun süredir yaşadığım bu sürecin bir anlamı olmalı mı? Bu kadar soru işareti, bu kadar sıkıntı, bu kadar bunaltı? Bir şeyler için çekilmeli, öyle bir şeyler olmalı ki bunun karşılığında işte hayatın anlamı buydu diye bir cevap bulabilmeliyim. Peki, bu macera sonunda bir cevap barındırıyor mu? Ya bulundurmuyorsa! bu sıkıntıların, bu çıkmazın devam edeceğini düşünmek bile tüylerimi diken diken ediyor. Mekanik Uyanmanın merkezinde bu sorgulamalar yatıyor olabilir. Belki bu kadar düşünmemek gerekiyordur. Her şeyi oluruna bırakmak…

10 Haziran

Kafe de otururken gözümü kapatıp, müzik kutusundan çalan şarkıyla, bir şeyler hayal etmeye çalıştım. Çayıma bir yerine iki şeker attım, sıcak içmek yerine soğuk içtim. Sonra dışarıyı izledim bir süre. Cama bir buğu bırakıp, buğunun ardından dışarıyı izlemeye çalıştım. Buğunun ömrü kısa olduğundan uzun soluklu bir gözlem yapamadım. Çevredeki birkaç ilginç bakıştan utandığım için yaptığım hareketten vazgeçmek zorunda kaldım. Yaptığım ufak değişikliklerin, görünenlerin farklı görünmesine yol açması garip geldi. Gözümün kusurumuydu bu yoksa zihnimin ufak bir oyunu mu? Eve gittiğimde babam bir ihtiyacım olup olmadığını sordu, bir süre de destek olduğunu, hep yanımda olduğunu belirten bir konuşma yaptı. “Sınavın psikolojisine o da girmiş” dedim.

İçimden…

11 Haziran

Bugün dershanemiz yaptığı son denemenin sonucunu açıkladı. Daha doğrusu açıklanmış. Ben kendi isteğimle öğrenmedim. Hayır, herhangi bir heyecan ya da panik duyduğumdan dolayı değil. Sadece öğrenmek istemiyorum. Merak eden bir tarafım var tabiî ki. Hatta Annem dershaneden geldikten sonra yüzündeki, ifadeden almış olabileceğim puanı tahmin etmeye çalıştım. Ama ne ala… Annemin yıllardır, gerektiği anlardaki soğuk ve fire vermeyen ifadesi yine yüzündeydi. Sormak istediğim, tam sormaya yeltendiğim anları, içimden kendi kendime “öğrenmeyeceğim”, “öğrenmeyeceğim” diye tekrarlayarak atlattım. Akşam babam geldiğinde, annem puanımı pek ala babama da söylemişti. Fakat ağız birliği etmişçesine babamın da yüzünde soğuk bir ifade oluşmuştu ve açık vermiyordu. Akşam yemeği saati gelmişken, merakım biraz daha dinmiş durumda. Birazdan yemeğe geçeceğim, annem bu aralar en sevdiğim yemekleri ard arda yapıyor…

12 Haziran

Hava bugün yine çok sıcak, mevsim normallerinin üstünde… Zira iki haftadır bu aşırı sıcaklık devam ediyor. Sıcaktan bunaldığımda dışarıya atıyorum kendimi ve on dakika sonra geri dönüyorum genelde. Dışarısı evden daha iyidir diyorum, sonrasında ev dışarıdan daha iyidir diyorum. Sonra buz gibi limonataya sığınıyorum, dedikodu yapıyormuş gibi karşıma vantilatörü alıyorum. O durmadan dönüyor, hiç susmayan bir komşu gibi… O konuştukça ben rahatlıyorum. Dedikodu serinletiyor beni diyorum…

Gülüyorum… Deli miyim ne!

13 Haziran

Çağdaşla yaşıtız, ben ondan iki üç gün büyüğüm. Küçükken bundan faydalanıp kızdırırdım. Şimdiler pek kızmıyor, doğal olarak. Rıfat amcalar geldi sabah, geldiklerinde biz hazırdık. Arabalara binip pikniğe gittik. Çağdaş ve bana eğlence olsun diye düzenlenmiş bir etkinlikti. Rıfat Amca ve Gülden Teyze kebap konusundaki hünerlerini sergilerken, Annem ve Babam ise salata konusunda ki hünerlerini sergilediler. Hava bir nebzede olsun serinlemişti ki bu da pikniği daha güzel kıldı. Açık hava hepimizin iştahını açtı. Güzel bir gün oldu. Şimdide hiç uykum olmadığı halde, annem ve babamı kırmamak için erken uyuyacağım.

14 Haziran

Erken uyumanın etkisiyle, erken kalktım. Kalkmam gereken saatten de erkendi. Annemin hazırladığı nefis kahvaltıyı yaptım. Sınava tek başıma gidip, gireceğim. Israrlarına rağmen tek gitmek isteğimi anlayışla karşılamak zorunda kaldılar. Biraz sonra sandalyemden kalkacağım, kafamı camdan dışarı çıkarıp ciğerlerime temiz havanın dolmasını sağlayacağım, odamdan çıkıp annemle ve babamla vedalaşıp, gelecekteki hayatımı belirleyecek olan beş seçenekli bir sınava gireceğim. Hayatın önümüze sonsuz seçenekler sunduğunu düşününce, “beş” şıklık bir sınavın bizlerden ziyade sadece hayata karşı bir haksızlık olduğunu düşünüyorum…

Gülümsüyorum…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Chocolat

Erkan: Yemek filmlerini, seçtiğimiz film için uygun bulduğumuz konseptteki bir mekânda konuşmaya devam ediyoruz. Sıradaki filmimiz Lasse Hallström imzalı 2000 yapımı Chocolat… Chocolat filmi için Samet ile konuştuk. Kendinden biraz bahsedebilir misin?
Samet: Bir senesi mutfak, iki buçuk yılı satış olmak üzere lüks bir çikolata kafe zincirinde toplam üç buçuk yıl kadar çalıştım. Geçtiğimiz mayıs ayında çikolata üzerine uzmanlaşmak için istifa ettim. Önümüzdeki dönemde çikolata eğitimleri alacağım. Şimdilerde sipariş üzerine çikolata yapıyorum ve çevremdeki küçük ölçekli kafelerin çikolata menülerine yiyecek - içecek konusunda danışmanlık veriyorum.

Erkan:  Filme geçmeden önce biraz mekândan bahsetmekte fayda var sanırım. Maia Chocolates 2015 yılında kurulmuş, el yapımı çikolatalar üreten, Çengelköy ve Koşuyolu olmak üzere iki şubesi bulunan bir yer.  Filmdeki çikolatacıyla aynı ismi taşıyor. Çikolata konusunda bol çeşit sunuyorlar ve tasarım, sunum konusunda oldukça zarif bir zevkleri …

Io Sono L'amore - I am Love

Erkan:  Yemek filmlerini, seçtiğimiz film için uygun bulduğumuz konseptteki bir mekânda konuşmaya devam ediyoruz. Bu seriye Ratatuille ve Chef ile başlamıştık, sırada 2009 yapımı “I am Love” orijinal ismiyle “Io sono l'amore” var. Filme geçmeden önce dilersen ilk olarak mekânımız hakkında konuşalım biraz. Neden “Ravouna 1906”?



Canan: 
Ravouna 1906, hem filmi konuşabileceğimiz hem de filmin konseptine uygun bir mekân araştırırken karşıma çıktı. Gurme-blogger arkadaşlarımın paylaşımlarından aşinaydım buraya. I am Love’da ki enfes görüntülerle örtüşebileceğini düşündüm. Ama beklentimin çok çok üzerinde çıktı.
Erkan: 
Art Nouveau tarzındaki binaya baktığınızda etkileniyorsunuz fakat dışarıdan hiç de muhteşem bir İstanbul manzarasına sahipmiş gibi gözükmüyor aslında (Gülüşmeler). 
Filmimiz 2009 yapımı ama ülkemizde 2011 yılında vizyon yüzü görebilmiş. Filmi yeni mi izleme fırsatı buldun yoksa daha önce izlemiş miydin?
Canan: 
Filmi ilk olarak 2011 yılında izledim. Bazı şeyler silikleşmiş ama…

Ratatouille

Erkan: Tüm filmlerde bir sofra sahnesi mutlaka vardır. Hatta filmin dramatik yapısına doğrudan katkı sağlarlar. Yemek filmlerini kişisel olarak çok seviyorum. Yemek farklı çağrışımlar yapıyor; günah, haz, kültür, sosyal sınıf… İşte tam da bu noktada yemek filmlerinde bu sofranın, yemeklerin nasıl kullanıldığını inceleyelim istedik. Tabi bunu seçtiğimiz filme uygun konseptteki bir mekânda gerçekleştireceğiz.  İlk filmimize geçmeden önce ilk olarak mekânımız hakkında konuşalım biraz istersen. Doğma büyüme bir Modalı olarak burayı bulurken biraz zorlandın. İsmi gibi gizlenmiş bir yer burası. Burçak: Eskiden, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminin ünlü karikatüristi Cemil Cem ve ailesinin evi olan bu köşk, derin bir uyku geçirdikten sonra, adını “saklı köşk” yapıp, içini tekrar insanlarla doldurmaya karar veren iyi kalpli insanlar tarafından uyandırılmış. Moda gibi, hayatın hızlı, sokakların dar ve her şeyiyle minimal bir yaşama yönelmiş olan bir semtte böyle bir yer bulmayı insan pek beklemiyo…