Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Mart, 2008 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Joshua

Kardeşinin doğumundan sonra ailesinin hayatını kabusa çeviren, Joshua adlı bir çocuğun hikayesi film. Filmde gerilim dozajı daha iyi olabilirmiş, çok üstlere çekilebilirmiş ama yönetmen belli bir dozajda bırakmış yine de fena bir seyirlik değil. Hitchcockvari bir atmosfer ile ilerleyen aile içi gerilim diyelim, doğal olarak da freudian okumalara gayet açık...
Bunu Seven Şunuda Sevebilir : The Omen 1976 tercihe göre 2006

Control

Artık heryıl fazlasıyla haşır neşir olduğumuz, oscar yarışlarında oyuncu performanslarından dolayı oscar kovalayan şarkıcı biyografilerinden biraz farklı bir film "Kontrol". Daha az görkemli, daha dingin ilerleyen bir film olmuş.En çalkantılı anları bile yönetmen aynı sakinlikte vermiş hatta "Love Will Tear Us Apart" çaldığı sırada öyle şeyler yapmışki, öyle bir ayrılık sahnesi çekmiş ki şimdiden sinema tarihine geçecek sahneler diye düşünüyorum. Şarkıcı biyografilerinde karakterin dramına ağırlık verip seyirci yakalanmaya çalışılırken o yılların zeitgeist'i ıska geçilir(Tabi hepsi için söylemiyorum).Fakat yönetmen bu konuda da tam not almış. Bu da filmi bir başyapıt mertebesine taşır efendim. Müziklerinde punk'tan ,glam rock'a kadar birçok tat barındıran Post Punk'ın tanrısı Joy Division......seven sevmeyen buyrun izleyin efendim...

Bunu Seven Şunu da Sevebilir : The Doors(1991) Director: Oliver Stone.

Tropa De Elite

Film kendi okumasını ya da kendi yorumunu ya da kendi rehberini, içerisinde zaten barındırıyor...

"Foucault'a göre,suç yasası, bir güç ilişkisi beyanıdır.Ve herhangi bir toplumsal sözleşmeye dayanmaz. Ayrıca diyor ki,devlet suçu takip etmesi ve cezalandırması için kurumları görevlendirir,değil mi? Foucault ayrıca,bu tip kurumların tarihsel analizi,devletin...toplum üstünde nasıl bir hakimiyeti olduğunu da gösterebilir,demiş."

Bunu Seven Şunu da Sevebilir; Cidade de Deus (2002) Director; Fernando Meirelles




Orfanato, El

Korku sineması kendi yarattığı mitleri,katilleri, bilumum yaratıkları bitirmekten ve kendini tekrar etmekten öteye gidemezken böyle bir film çıktı karşımıza Guilermo Del Toro'nun yaktığı Meksika ateşinin bir uzantısı bu filmde ve bu korku sinemasının düştüğü çıkmaza her ne kadar bir yenilik getirmese de farklı bir soluk getirmeyi başarmış "Orfanato, El" ; Jung'a göre kişileri etkileyen dinlerden masallara kadar birçok efsanenin kişileri yönlendirebileceği "kollektif bilinçaltı" ndan beslenen bir korku filmi bu...

Bunu Seven Şunu da Sevebilir ; Espinazo del diablo, El (2001)


The Mist

The Mist son zamanlarda çokca izlediğimiz virüs, öteki, insan doğası üzerine
bir film, Frank Darabont'ın yönettiği filmi diğerlerinden ayıran en önemli özelliği; aksiyon ve gerilimi biraz geri plana alarak karakter gelişimine ağırlık vermesi. Bireyi çevreleyen homojen yaşamın, günümüz konformist insanın; dayanışmanın yerini rekabete bıraktığı, başarıya giden her yolun mübah olduğu herkesin mutlak rakip olduğu bir dünyanın alegorisini yönetmen bir market içerisine taşımış. Burada ezen-ezilen, hukuk insanı, din insanı, kutsal aile, askeri ve hayatın belli kademelerinde ki insanları buluşturararak sorgulamalarına ve sorularına başlamış yönetmen; fakat o kadar çok soru sormak istemişki verdiği cevaplar ya da vermeye çalıştığı mesajlar her ne kadar aşikar gözükse de havada kalmış. Sonuç olarak gayet güzel bir seyirlik klişe tabirle; izlerken düşündüren bir felaket filmi bu...Tabi filmi izlerken Romero'nun bir grup insanı markete doldurarak tüketim toplumu eleştirisi çıkardığı Dawn o…

Sinema' da Akımlar

Sinema nasıl doğdu?Sinema, Auguste ve Louis Lumiere adında iki kardeşin keşfettiği, resimlerin arka arkaya gösterilmesini sağlayan sinematograf (cinematographe) ile Paris’te bir kafede yapılan bir film gösterisiyle başlamıştır. 28 Aralık 1895’de yapılan bu gösteride, bir trenin gara girişi gösterilmiştir. İzleyicilerin hepsi, trenin kafeye çarpacağını düşünüp, kendilerini dışarı atmışlardır. 1896’da Londra ve New York’ta gösterimler yapmışlardır. Fakat sinemanın, geleceği olmayan bir keşif olduğunu düşünüp, Georges Melies isimli, daha sonra büyük bir film yapımcı olan, Houdini Tiyatrosunda ilüzyoniste satmışlardır.
Georges Melies, kariyerinde 531 film yönetmiş olan, sinema tarihinin en önemli karakterlerinden biridir. Stop-motion ve elle renklendirme tekniklerinin kaşifidir. Lumiere Kardeşler 1903’de Autochrome isimli aleti bulana kadar, elle renklendirilmiş pek çok film vardır. Melies’in en ünlü filmi Ay’a Seyahat (Le Voyage dans la Luna) 1902 yılında çekilmiştir. Jules Verne hikayesi…

Beowulf

Hollywood 'un oluşturduğu ahlak, klişe standartlarına uygun bir hikayesi var aslında Beowulf 'un ve Robert Zemeckis 'in elinde keyifli bir seyirliğe dönüşmüş. Aslında Hollywood belli hikaye kalıplarının, klişelerinin dışına çıkamazken tam olarak bunu yapıyor olsada tamamen buna dönmeli bence, farklı teknikleri, daha deneysel biçimleri denemeli ve izleyiciye farklı deneyimler sunmalı. Film kendi kurallarını korumaya çalışan Hollywood 'un bir yandan da yeni şeyler üretmeye çalışmasının çelişkisi gibi duruyor.

My Blueberry Nights aka Benim Aşk Pastam

Yanımda bu adam olduktan sonra......hiçbir şeyden korkum yok.
-Değil mi, tatlım?
Evet ama hapse birlikte giremezdik.
Çiftlere özel hapishaneler olmalı aslında.
-Ama o zaman bu cennet olur, hapishane değil… Diyordu iki sevgili mahkum birbiri için Chan wook park’ın intikam üçlemesinin son filminde “Symapthy for Lady Vengeance” ‘da…. Bu mizansenden yola çıkarak Wong Kar Wai’nin My Blueberry Nights filmine bakmak istiyorum. Wong Kar Wai önceki filmlerinde yaptığı şeylerin aynısını bu filme taşımış, biraz kendini tekrar etmiş. Peki, uzak doğudan Amerika’ya taşıdığı bu sevgilileri için Amerika cennet olmuş mu? Buna bakalım: Wong Kar Wai’yi nereden iyi bilirim “In the Mood For Love” ile bilirim, “2046” ile bilirim “Chungking Express” den bilirim; peki bu filmleri özel kılan neydi? In the mood for love ‘ı gerçekten başyapıt mertebesine ulaştıran ana etken neydi? Bir o kadar yakın bir o kadar uzak olan, dokunamayan, göremeyen çifti, görüntü yönetiminin, oyuncularının etkisi vardı. Aşkın yolunda ağ…

The Assassination of JESSE JAMES by the Coward Robert Ford

İşte ben buna bayıldım "Andrew Dominik" bir Miti öldürürken yeni bir Mit yaratmış. Jesse James'in gölgesinde yaşayan Robert Ford'un Jesse James'i öldürmesi, korkakca öldürmesi, kaybeden karekterinden sıyrılmasına ve Jesse James efsanesinin ölmesine pek yardımcı olmuyor. Andrew Dominik'in tablo gibi işlediği kadrajlara Bradd Pitt'in mükemmel performansı ve "The Proposition"'un da müziklerini yapan ve Nick Cave & Warren Ellis birlikteliği eşlik ediyor(Sona doğru Nick Cave'de bir sahnede gözüküyor. Yönetmen enikonu suikast anına doğru gerilim dozajını çok yukarı çekiyor.). Ortaya çıkan sonuç inanın mükemmel...


Sanırım Robert Ford'un yaşadığı kimlik sorununa yine en güzel tespiti Jesse James filmin başında yapıyor...
"Benim gibi mi olmak istiyorsun.....yoksa ben mi olmak istiyorsun?"
Ve Jesse James'in Robert Ford'u öldürmek için o kadar imkanı varken...
Belkide kendi intiharını hazırlıyor.....

Sweeney Todd

Tim Burton'ın filmografisinde tökezlediği film sayısı 1 ya da 2 yi(Planet of The Apes) geçmez sanırım. Sweeney Todd'u özel kılan özelliklerden birtanesi bu tabiki yani; Tim Burton faktörü ve onun dokunuşuyla intikam ve bireysel adalete bakış açısı. Yıl içerisinde çekilen intikam filmlerinden özellikle "Death Sentence", "The Brave One" 'a kıyasla mesajı daha düzgün ve derli toplu bir film Sweeney Todd. Hikayesi Karındeşen Jack'in topraklarında Londra'da geçiyor. Umutsuz, intikam dolu Sweeney Todd'un yargıca karşı duyduğu kin ve öfkesinin sebebini öğrenerek filme başlıyoruz ve daha sonra şirin ev sahibesiyle tanışıyoruz. Ev sahibesi; hayatı börek dükkanında geçen ve belkide umutsuzca Sweeney Todd'u bekleyen bir karekter. Bu birliktelik kısa vadede ikilinin yaralarının iyileşmesine neden oluyor. Sweeney Todd intikamını almak için ev sahibesinden yararlanırken, ev sahibeside Sweeney Todd ile tekrar yaşama bağlanıyor. Ev sahibesinin Sweene…